Türk milliyetçiliğinin, bir asabiyet refleksi olduğu kadar 1908 senesinden beri de ideolojik taraf konumunda bulunduğu unutulmamalıdır. Daha sonraki yazılarda değinileceği üzere “Politikleştirilmiş Türk Milliyetçi-Toplumculuk Doktrini” de özünde ideolojik mücadelelerin ışığından doğmuş hem içtimai hem de siyasi yoldur. Elbette zikredilen yol, her ne kadar “ideolojiler çağının bittiğini” iddia edenler tarafından reddedilse bile bugünün dünyasında topluma “şekil veren” bütün davranışlar, insanların hareketleri, milletlerin mücadelesi ve sosyal dizaynın temel nüveleri, ideolojik saiklerin bir sonucudur. Bugün Türkiye’de her politik hamlenin ve gençliği dizayn etmeye yarayan fikrin arkasında, bilinsin veyahut bilinmesin, ideolojilerin ekilmiş tohumları bulunmaktadır.
Geçen günlerde bir yoldaşım ile gerçekleştirdiğimiz fikir paylaşımının sonucunda, milliyetçiliğin güncel formunun ileriye dönük bir atılımı olması gerekip gerekmediğine dair ayrılığa düştük. Esasen bu atılım, milliyetçilik tartışmalarında son zamanlarda sıklıkla karşımıza çıkan “çağı yakalayamama” probleminin de başat argümanını teşkil etmektedir. Tartışmamızdan bağımsız değerlendirdiğimiz zaman, ana akım milliyetçilik yorumlarında sıklıkla karşımıza çıkan aksiyomatik bir savın varlığına tesadüf ediyoruz. Bu da bilhassa gençlerin, geçmiş teşkilatlanmalara ve fikirlere “uygun olmadıklarına” isnat eden, mazinin reddine dayanan, yeni ve “çağa uygun” bir milliyetçilik görüşünün artık revaçta olduğunu belirten, revizyonist bir Türkçülük önermesidir.
Esasen bu tartışmalar, özellikle 2018 senesinden beri AKP karşıtı siyasi propagandalarda sıklıkla kullanılan “gençlerin kaderini yaşlıların oyu belirliyor” söyleminin bir sonucudur. Bununla birlikte, milliyetçiliğe yön vermeye çalışan “düşünürler” de milliyetçi gençlerin, yeni bir akıma dâhil edilmeleri gerektiği ve onların yaşam tarzlarına uygun düşen bir politik rotanın benimsetilmesinin zorunlu olduğu tezi üzerinde duruyorlar.
Buradaki asıl sorun, geçmiş mücadelelerin ve fikirlerin geçerliliğini yitirmesi değildir. Yeni akım milliyetçilik arayışlarının aleni sebepleri; mevcut siyasi partilerin kitleleri tatmin etmeyen politikalar uygulamaları, öncü kadrolarının yetersizliği, teşkilatların vasat eylem metotlarına sahip olmaları ve eski tip teşkilatlanma modellerinin güncele doğru şekilde aktarılamamasıdır. Aksini düşünürsek eğer, yani “nostaljik fikirlerin” geçerliliğini yitirdiğini varsayarsak, konjonktürü doğru okuyamamış oluruz. Vakıa bu ülkede Doğan Avcıoğlu’nun kitabı, gençlerin “sahiplenmesi” sonucunda tekrar basıma girmiş ve kısa sürede tükenmiştir. Aynı şekilde Kemalizm’in temsilcisi olan gençlerin dergileri büyük rağbet görmektedir. Marksistlerin düzenledikleri kamplara yine gençler akın etmektelerdir. İslamcı tandansa sahip olan YouTube kanalları yüzbinler izlenmektedir. Demek ki burada asıl sorun, fikirlerin “eski püskü” olması değildir. Türk milliyetçiliğinin, karşıt ideolojiler kadar revaçta olmamasının temel sebebini, geçmiş fikirlerde “takılı kalmak” şeklinde yorumlamak ve yeni bir akıma ihtiyaç duyulduğunu varsaymak, özellikle de gençlerin bu yolla davaya katılabileceğini öne sürmek, aldatmacadan öte bir şey olmayacaktır.
Elbette bu yazının konusu “Türk milliyetçiliğinin meseleleri” değildir. Yukarı satırlarda saydığımız cereyanlar, geçmişten bugünü okuyabilmektelerdir. Geçmiş fikirler, ancak “maziden atiye” parolasıyla benimsenmekte ve uygulanabilmektelerdir. Genellikle tartışmaları “lafazanlık” mertebesine taşıyanlara fırsat tanımamak adına peşinen iblağ etmemiz gerekir ki Türk milliyetçiliği; geçmişin izinde, yarının peşinde olmalıdır. Çağa ve toplu duruma uygun, realist politikalar oluşturmalıdır. İdeolojisinin kuvvetini ve fikri temelini geçmişinden almalı, bugüne uyarlamalı ve geleceğe taşımalıdır. “Köksüz” fikirlerin günübirlik revizyonist retoriğine kanmamalıdır.
Yazının konusu, milliyetçiliğin ideolojik savaştaki konumu olmasından dolayı, girizgâhta belirttiğimiz problemlerden şimdilik sadece birini açıklığa kavuşturmamız elzemdir. Bugün, “yeni bir milliyetçilik” inşa etmeye çalışanların ana itici fikri, dile getirdikleri gibi gençlerin eski düşüncelere rağbet göstermemesi değil, geçmiş dönemlerdeki milliyetçi teşkilatlanma modellerine mesafeli durmalarıdır. Hiyerarşik düzenin sürekli sorgulandığı dönemde, güncel milliyetçilik teorilerinin beslendiği sav, gençlerin artık baskıcı modüllerden çekindiği üzerine kuruludur. Daha önce individüalist olarak niteleme nezaketinde bulunduğum cemiyet ruhundan bihaber şahısların başını çektiği oluşumların baz aldıkları husus, milliyetçilikteki “lider, teşkilat, doktrin” şiarının yanlış yorumlanması sonucunda ortaya çıkan sözde bağımsız hareket tarzlarının benimsenmesidir. Hülasa sorun, teşkilatçılık veyahut örgütçülük metodolojisinin, gençler üzerinde etkili olmamasından doğan kafa karışıklığından ibarettir. Milliyetçilik, yeni bir vücuda değil, ruha ihtiyaç duymaktadır. Bu sebeple asıl üzerinde durmamız gereken konu, “yeni nesil milliyetçilik” yaratma zorunluluğu değil, yeni nesil örgütlenme modelinin inşasıdır.
Bu noktada bizler, geçmiş dönemlerde temeli atılmış fakat daha sonra unutulmuş olan Milliyetçi-Toplumcu doktrinin Türk milliyetçiliği için ana mücadele yolu olduğuna inanıyoruz. Amacımız, “çağa uygun” düşen milliyetçilik düşüncesini, “yan mahallenin sakinlerine” yaranma çabasıyla şekillendirmek değil, milliyetçiliğin kurtarıcı misyonunu vurgulamak ve çağımıza uygun bir doktrini, teşkilatlanma prensiplerine isnat ederek gerçekleştirmektir.
Rahmetli Dündar Taşer’in “kitleye göre şekil alınmaz. Kitle lidere ve kadroya göre şekil alır,” sözleri üzerine inşa edeceğimiz Milliyetçi-Toplumcu doktrin, bu noktada diğer demirbaş milliyetçilik akımlarından ayrılmaktadır. Bugünün Türkiye’sinde “yeni nesil milliyetçilik” anlayışının temel aldığı davranış, milliyetçiliğin tipolojisinin değişimine dayanmaktadır. Genellikle eski akım milliyetçiliği reddeden kişilerin vurguladıkları ilk mesele, milliyetçilerin davranış kodlarının kusurlu ve görünüşlerinin itici olduğudur. Bu, Soğuk Savaş döneminden kalma milliyetçi teşkilatlanma modülünün de peşi sıra eleştiriye tabi tutulması için atılan ilk kurşundur. “Yeni nesil milliyetçilik” tutkunlarına göre insanlar, milliyetçiliğin geçmişten beri yarattığı “imaj problemi” dolayısıyla zikredilen ideolojiden uzak durmayı tercih etmektelerdir. Yine aynı kitlenin bakış açısına göre “milliyetçiliğe kazandırılması gereken” kişiler, yine milliyetçiliğin geleneksel yapılanma metodolojisi sebebiyle “ilgili olsalar dahi” uzak durmayı yeğlemektelerdir.
Yeni nesil milliyetçilik telaşına düşenlerin bu noktada buldukları çözüm, geçmişin reddi ve imaj değişikliği ile yüzyıla uygun bir milliyetçilik yaratarak, %74’ünün kendisini “milliyetçi” olarak tanımladığı kitleyi kazanmaktır. Bunu masumane bir yaklaşım olarak görmekten ziyade, aldatmaca olduğunu tekrar belirtmekle mükellefim. Vakıa söz konusu yaklaşımda, tabanın yani gençlerin de aynı düşüncede olduğu yanılgısı bulunmaktadır. Aslında “yeni nesil milliyetçiliğin düşünürleri,” olan bir durumu yorumlamaktan ziyade, kendi tahayyüllerindeki liberal ve seküler milliyetçiliği gerçekmiş gibi pazarlayarak kitleyi hayali bir oluşuma entegre etmeye çalışmaktalardır. Geçmiş dönemlerin reddi de son merhalede bununla iltisaklıdır.
Yeni nesil milliyetçilik inşasına bu noktada getirdiğimiz eleştiri, onun tek başına köksüzlüğü ile alakalı değildir. Asıl mesele Türk milliyetçiliğinin, belirli bir liberal azınlığın gönüllüğü lejyoner birliğine dönüştürülmeye çalışılmasıyla da doğrudan alakalıdır. Geçmiş dönemlerde sıklıkla karşımıza çıktığı gibi bugün de milliyetçilikte liberal ve seküler sapmalar yaratılmasının başat sebebi bununla alakalıdır. Burjuva liberaller, kendi egemen sınıflarının varlığı için milliyetçiliğin koruma kalkanına ihtiyaç duyarlar. Bu kalkan, aynı azınlığın çıkarı için milliyetçi kuvvetlerle işbirliği gerektirir. Bu yolla zengin zümrelerin çarkı işlemeye devam ederken paralel olarak seküler ve liberal hale getirilmiş Türkçü gençler de pasifize edilerek milliyetçiliğin hamurunda bulunan “devrimcilik” güdüsü ortadan kaldırılmış olur. Türk milliyetçiliği, çeliğine “su veren” dinamizmini kaybeder. İşte “yeni tip milliyetçiliğin” amaçladığı da tam olarak burada saklıdır. İş adamlarının, menşei Türkiye’nin dışında olan şahısların ve onların besleyip piyasaya sürdükleri aktörlerin, yani dikey yaratılmış bir liberal zümrenin çıkarını korumakla mükellef tutulan ışık düşünceli gençlerin oluşturduğu milliyetçilik… Ne büyük trajedi!
Bu tip milliyetçiliği yaratmanın ilk adımı geçmişin tümüyle reddidir. Genel olarak “anti-mukaddesatçılık” ve “anti-din” üzerine inşa edilmeye çalışılan ve “modern” kılıfına sokulan yeni nesil milliyetçiliğin görünmeyen stratejisi bu şekilde işlemektedir. Bir taraftan “geleneğin tasfiyesi” dinsizlik üzerinden gerçekleşirken, öbür yandan “bizden olmayan” bir sınıfın güdümüne sokulmaya çalışılan milliyetçilik köreltilmeye başlanmaktadır. Öyle ki Ali Babacan’ın partisinden milletvekili olmuş bir “liberal,” milliyetçilik hakkında konuşabilmekte, hatta liberal-milliyetçi bir sentez yaratabilme cüretini kendisinde görebilmektedir. Bu tutumu, ne yazık ki bir takım milliyetçiler tarafından da desteklenmektedir.
Yazdıklarım, belirli bir grubu yerme maksadı taşımamaktadır. Sadece maziyi yok sayan “yeni nesil milliyetçilik” taraftarlarının başka bir deyişle “azgın azınlığın” heyulasını hedef almaktadır.
Bu noktada olması gereken “yeni nesil milliyetçilik,” liberal eğilimli ve bireyci güdülere sahip bir milliyetçilik değil, var olan düzeni değiştirmeyi amaçlayan Milliyetçi-Toplumculuk’tur. Milliyetçi-Toplumculuk da başlangıç olarak milliyetçiliğin “hüviyetini” değil, mücadele yöntemini yeniden oluşturmayı amaçlamaktadır. “İdeolojiler savaşındaki konumumuz” da tam olarak bu aşamada belirginleşmektedir. Bir önceki yazımızda milliyetçiliğin, tek başına bir anlam ifade etmediğini, mutlak suretle “eklemlenmeye” muhtaç olduğunu belirtmiştik. (https://milliyetcitoplumcular.com/turk-milliyetciliginde-temsiliyet-sorunu-oncu-ideoloji-cikmazi/). Bu noktada milliyetçiliğin, “öncü ideoloji” konumunu muhafaza etmesi gerektiğinin özellikle altını çizmiştik. “Yeni nesil milliyetçilik” akımlarının da öncülük vazifelerini, kendilerine “pranga vuran” diğer ideolojilere devrettiklerini belirtmiştik. İş bu açıdan değerlendirildiği vakit Toplumculuk doktrininin kıymeti, okuyucu nezdinde daha iyi anlaşılacaktır.
Milliyetçi-Toplumculuk, milliyetçiliği temsil hakkının milliyetçilerde bulunması gerektiğini savunur ve Türk milletinin kaderini, belirli zümrelerin eline bırakmamayı tercih eder. Bu zümreler, gözlemlerimize göre milliyetçiliğin içerisinden yetişmemiş, milletin kalkınmasını kapitalin kalkınması ile eş tutmak gibi başlangıç düzeyi iktisat bilen, “iyi yaşam” adı altında burjuva milliyetçiliğini savunan fakat sistemin hiçbir zaman alt-orta sınıfa sürekli bir zenginlik sağlamayacağını idrak edememiş olan bir azınlıktır. Onların amacı, zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan bir sistem için, kendi şahsiyetlerinin bahsedilen sistemdeki yükselişi uğruna milliyetçi gençleri “kullanmaktır.” Siyasi meşruiyetleri için temsil hakkını ellerinde bulundurmak isteyen bu grupların bütün milliyetçilik hareketleri, toplumun kalkınmasına değil, şirketlerin kalkınmasına hizmet etmektedir. Diğer bir azınlık ise Kemalizm ve İslamcılık ideolojilerinin “sentezleri” içerisinde var olmuş, yine temelsiz bir ideolojik formasyon ile Türkiye’nin “buhranlarına” çözüm aramakla yetinmiş fakat yine de liberal milliyetçilerden daha onurlu şekilde hareket edebilmiş samimi milliyetçilerden mürekkeptir.
Bugün Türkiye’deki milliyetçiler, ideolojik bir karmaşanın ve savaşımın içerisindelerdir. Milliyetçi-Toplumcu doktrin ise bütün “sapmalardan” azade şekilde “millet sektörüne” inanmış ve Türkiye’nin ahlaki, ekonomik, hukuki, toplumsal ve kültürel kalkınmasını, millete göre kurgulamış bir görüştür. Milliyetçi-Toplumcular, Ziya Gökalp’in “tesanüt” fikrinin çok ötesinde, Toplumculuk ilkesini, milliyetçiliğin “en kuvvetli cephesi” olarak görürler ve milliyetçilik ile cemiyetçiliği, toplumculuğa göre formüle ederler. Bu sistematik, didaktik ve doktriner bir milliyetçilik inşası için elzem olduğu kadar hem “öze dönüşü” hem de “ileriye atılımı” içerisinde barındırmaktadır.
Bugün, Türk milliyetçileri için hakiki yolun Milliyetçi-Toplumculuk doktrini olduğunu iblağ ederken vurguladığımız en mühim mesele, bahsedilen “millet sektörünün” tüm meslek teşekkülleri ve sınıfları kapsayarak kalkındıracak derecede kuvvetli bir amaca hizmet etmesidir. Milliyetçilik, yapısı gereği milletle alakadar olma şiarını benimsiyor olsa bile bunun “nasıl yapılacağı” asla üst yapısal bir form altında incelenmemektedir. Türk milliyetçileri belki de “her şey Türk’e göre” bakış açısını benimseyerek bütün içtimai meselelere millet zaviyesinden değil, ırk ile sınırlanmış şoven bir perspektiften yaklaşmışlardır. Böyle olmayanları ise “liberal” bir kalkınmayı tercih etmişlerdir. Sınıf kavramı ve “topyekûn kalkınma” ilkesi, bahsedilen sebeplerden ötürü yavan kalmıştır.
Bu noktada Türk milliyetçiliği, tek başına “toplumun yararına çalışmak” veyahut “toplumla alakadar olmak” gibi genelleme usulü yaklaşımlardan ari şekilde milletin, millete göre kalkındırılması için en kuvvetli yöntemi olan Toplumculuk umdesini öne çıkartır ve milliyetçiliğe sosyoekonomik bir yöntem bahşeder. Toplumculuk, Türk milliyetçileri için ekonomik model öne sürer ve milliyetçilikteki iktisadi görüşü temsil eder.
Milliyetçi-Toplumculuk, anlaşılacağı üzere Türk milliyetçiliğindeki düzen kavgasının temsiliyeti endişesindedir. Milliyetçiliğe toplumculuk ilkesini ekleyerek mezkûr görüşü şoven ve milli güvenlik ile tehdit edilmiş bir anlayış olmaktan çıkartıyor, toplumculuğa da milliyetçiliği ekleyerek zikredilen umdenin iktisadi düzen ile sınırlandırılmış bir yönelim olmasına son veriyoruz.
Milliyetçi-Toplumculuk doktrini bu noktada, belirli zümrelerin menfaatini veyahut azınlık gruplarının çıkarlarını savunmamaktadır. Milliyetçi-Toplumculuk; milli güvenlikten politik mücadeleye, gençlik hareketlerinden işçi meselelerine, köycülükten şehirciliğe bütün içtimai meseleler özelinde milletin aksiyoner çapta dinamik bir kitlesel hareket kabiliyetine kavuşmasını temenni etmektedir ve bu amaçla Türk milletinin kalkınması için teorik ve pratik sistem yaratmaktadır. Bu sistem bir ideoloji değil, doktrindir.
İleriki yazılarımızda daha derinlemesine bir teorik tartışmaya açacağımız Milliyetçi-Toplumculuk doktrininin özü, “üçüncü yol” kavramı özelinde, Kapitalist-Liberal ve Marksist-Sosyalist sistemlerin dışında “Türk milletine” özgü ve bütün bir milleti kapsayacak görüşü inşa etmekten oluşmaktadır. Bu fikir, “ideolojiler savaşındaki” değişmez konumumuzu temsil eder. Edecektir de.